DOKUZ EYLÜL ÜNiVERSiTESi MÜHENDiSLiK FAKÜLTESi

35. YIL ANI GECESİ

Fakültemizin kuruluşunun 35. Yılını kutladığımız Etkinliklerin son aşaması olarak, Fakültemizin kurulmasından bugüne kadar emeği geçmiş öğretim üyelerimizin, Dekanlarımızın anılarını paylaştık. Söyleşiyi yönlendiren Prof. Dr. Cahit Helvacı'nın açılış konuşmasıyla başlayan anı konuşmaları ve 35. Yıl dolayısıyla kaleme alınan anı yazılarını aşağıda vermekteyiz:

Anı Gecesine Katılan Rektörümüz, Rektör Yardımcılarımız ve Dekanlarımız

" Prof. Dr. CAHİT HELVACI

Orhan Veli'nin 35. Yaş şiirinde söylendiği gibi, belki bir insan ömrü için 35 sene önemli bir zaman dilimidir, ama bir fakültenin ömründe çok kısa bir zamanı yansıtır. Çoğu kez, bu sürenin kurumsallaşmak için oldukça kısa bir süre olduğu söylenebilir. Fakültenin 35 yıllık gelişimine genel olarak bakıldığında, topyekün bir atılımın olduğunu söylemek oldukça zor gözüküyor. Öğretim üyesi sayısı artmasına karşın, üretim yönünden, yapılaşma bakımından ve merkezi laboratuvarlar, kütüphane açısından hatırı sayılır bir gelişmenin olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Fakültenin idari ve teknik büroları içinden bazılarının gelişimleri gerçekten çarpıcı nitelikte olup, öteden beri öğrenci işleri teknolojik açıdan düzeyini sürekli ve düzenli olarak yükseltmektedir. Diğer yandan Yayın Bürosu, tam profesyonel tarzda, özveri ile ve gelişen bilgisayar teknolojiyle sürekli uyum içinde çalışmaktadır. Hiç şüphesiz, geçen bu süre zarfında merkezi laboratuvarlar konusunda gerekli atılımları gerçekleştiremedik. Bu konuda oldukça gerilerde kaldık. Ancak, Fakültenin genç ve dinamik üst yönetimi ile kısa sürede bu konuda gerekli atılımn yapılacağına inanıyorum.

Fakültenin genel görüntüsünün olumsuz görünmesine karşın, bölümler bakımından çok farklı düzeyde gelişmeler olduğu açıkça gözlenmektedir. Bölümlerin bir kesimi, geniş kadrolarına karşın durağan, hatta negatif ve yaşlanmış bir görüntü sergilemekteler. Taze kana çok ama çok ihtiyaçları var.

Mühendislik Fakültesindeki bölümlerin 35 yıldır verdikleri eğitim-öğretim şekline bakıldığında, her bölümün bu süreci farklı şekilde değerlendirdiği görülür. Öncelikle 1968-1976 yılları arasında, Fakültemizin Ege Üniversitesi bünyesinde (Mühendislik Bilimleri Fakültesi adı altında) kurulmasında ve gelişmesinde özellikle İnşaat ve Makina Mühendisliği Bölümleri önemli görevler icra etmişlerdir. Son zamanlarda Fakültenin birçok bölümü, olaylara aynı pencereden ve tek bir bakış açısıyla bakan DEÜ bünyesinden mezun genç öğretim elemanlarından oluşmaya başlamıştır. Bu durum, bölümlerin en önemli zenginliği sayılabilecek, "farklı kültür ve bilgi birikimine sahip insanlar topluluğu" olma özelliğini ortadan kaldırmak üzeredir. Bugün fakültemizde öğretim elemanı kadrosunu "tek tip fabrika çıkışı üretim" kısır döngüsünden kurtaran bölümlerin başında sanırım Elektrik ve Elektronik Mühendisliği ve Jeofizik Mühendisliği bölümleri gelmektedir.

Diğer taraftan, bazı bölümler çok ciddi bir atılım içindeler. Bunlardan bazıları, sadece Fakülte bazında değil Türkiye çapında ciddi ve hızlı bir yükseliş göstermekteler. Fakültenin Bornova B Blok binalarında kutu gibi küçücük bir yerden çıkıp, Tınaztepe'de dev gibi bir bölüme dönüşen ve tüm Türkiye'de kanımca bir numara haline gelen Çevre Mühendisliği Bölümünü içtenlikle kutlamak gerekir. Yine B Blok'un zemin katında saygı ve rahmetle andığımız Prof. Dr. Ş. Hakkı ORANÇ hocamızın büyük bir özveri ve çaba ile kurmaya çalıştığı Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü Fakültenin çok hızlı yükselen bölümlerinin başında gelmektedir. Hakkı hocamız bugünleri görseydi, herhalde o güzel ve tok sesi ile "arkadaşlar daha çok çalışın" der ve mutluluktan uçardı. Prof. Dr. Esen ÖZKARAHAN hocamızın daracık bir koridorda, kendi öz birikimleri ile temelini attığı Bilgisayar Mühendisliği Bölümünün tam gelişmesini görmeden aramızdan ayrılışı sadece Bölüm için değil, Fakülte ve Enstitü için de çok büyük ve yeri doldurulamayacak bir kayıp olmuştur. Hepimizin anımsayacağı gibi, Esen hocanın eğitim sorunlarına yaklaşımı da, örnek bir bilim adamı niteliğindeydi.

Jeoloji Mühendisliği Bölümünde, meslek eğitimime başladığım zaman benim ilk hocam olan, tükenmeyen bir enerji ile son güne kadar çalışan, çevresine sürekli çalışkanlık ve dürüstlük örnekleri sunan sevgili Prof. Dr. Orhan KAYA'yı; sevecen, ve babayiğit kişilikli, her türlü konuyu dinleyicilere büyük bir zevkle ve açıklıkla aktaran Prof. Dr. Nezih TUZCU'yu; benzer nitelikleri olan ve nazik davranışları ile bilinen Prof. Dr. Erol AKYOL'u Jeoloji Mühendisliği Bölümüne katkıları nedeniyle şükranla anıyoruz.

İnşaat Mühendisliği Bölümünden Sevgili Prof. Dr. Ünal ÖZİŞ hocamızın güzel üslubuyla hazırladığı kültürel ufkumuzu genişleten sunumları ve klasik müzik dinletileri, olması gereken ilgiyi hiçbir zaman ne yazık ki görmedi. Hocamız emekli olsa bile, Fakültemize olan katkısının, bol kahkahalı tok sesinin, nüktelerinin pinpon maçlarındaki heyecanı ve neşesinin hiç tükenmemesini diliyorum.

Jeofizik Mühendisliği Bölümü, Jeoloji Mühendisliği Bölümünde bir anabilim dalı olmaktan kendi gayretleriyle kurtulduğundan beri, kendi içinde bölünüp çoğalmaktan çok, yurtiçi ve yurt dışındaki üniversitelerden elemanlar alarak, günümüzde belki de Fakültenin en fazla fikir üreten ve istikrarlı bölümü olma yolunda önemli bir adım atmıştır. Maden, İnşaat, Endüstri ve Makina gibi bölümler kendi içinde bölünüp, çoğalmanın yanı sıra, öğretim programlarında devrim yaratabilecek değişiklikleri zamanında yapamadıkları ve uluslararası literatürdeki gerçek yerlerine ulaşamadıklarından dar kalıplar dışına çıkamamışlardır.

Yıllarca eğitimini Ege Üniversitesinin MÖTBE binasında Jeoloji Mühendisliğinin gölgesinde sığıntı şeklinde sürdüren Jeofizik Mühendisliği Bölümümüz, sevgiyle andığımız Tümer ALPASLAN hocanın yurtdışında edinmiş olduğu engin deneyim ve becerileriyle kurulmuş; ancak, hocamızın zamansız kaybı sonucu, uzun süre gelişme sancıları çekmiştir. Şu günlerde ise Tınaztepe Kampüsünde, araştırmaları ve aktif eğitim sistemi ile ciddi bir atılım içinde olduğu açıkça görülmektedir. Jeofizik Mühendisliği Bölümünün ilk kurucularından ciddi üniversite ve sanayi birikimini bölümüne aktarmaya çalışırken, odasında dahi ziyaret edemeden ölüm törenine katılmak talihsizliğini yaşadığım, sevgili Tümer Alpaslan hocamızın bugünkü Jeofizik Mühendisliği Bölümünün gelişimini görmesini çok arzu ederdim.

Saygıdeğer Prof. Dr. Özdemir BENGİSU ve Prof. Dr. Gazanfer HARZADIN hocalarımızın geliştirdiği Makina Mühendisliği Bölümden sessiz sedasız ayrılarak ve Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölümünü kuran kararlı bir ekip, kısa sürede Fakültenin en önemli bir bölümü olma yolunda güzel sinyalleri kurdukları laboratuvarlar ile vermektedir. Benzer durumu, öncelikle Ege Üniversitesinden transfer edilen hocalarımızın başlattığı ve son günlerde hızla gelişen Tekstil Mühendisliği Bölümü için de söylemek mümkündür. Gerçi dokuma tezgahlarını veya atölyelerini halen daha görmüyoruz, ama, diğer temel laboratuvarlarını ve eleman sayılarını hızla arttırmaktalar. Bu gelişmede sanırım bölüm öğretim üyeleri içindeki bayan ağırlığının payı epeyce fazla olsa gerek.

Fakültenin 35 yıllık geçmişinden günümüze kadar yapılan sınavlardan, en önemlisini oluşturan Araştırma Görevlisi sınavlarındaki standartlar belki de gelecekte değişmesi gereken en önemli olgudur. Bilindiği gibi Fakültemizde Fen Bilimleri ve Fakülte kadrosu adı verilen iki farklı asistan kadrosu mevcuttur. Bunlardan Fen Bilimleri kadrosu, tamamen bilimsel kriterlere dayalı ve dolayısıyla sadece belli bir düzeyin üstündeki elemanlara şans tanırken, Fakültenin daimi kadroları için düzenli ve kararlı kıstaslar bulunmamaktadır. Bu durum özellikle kendi içinde bölünüp çoğalan bölümlerin geleceğini tehlikeye sokmaktadır. Fakültenin 35. yılını kutladığımız bu dönemde, terk edilmesi gereken en önemli alışkanlıklardan biri de bu çifte standarttır.

35 yılı arkada bırakırken kazandıklarımız ve kaybettiklerimize topluca bakıldığında, bu zaman süreci içinde idari ve teknik hizmet üreten elemanlar hızla azalırken, öğretim üyesi sayısı katlanarak artmaktadır. Bilimsel üretimdeki artış, bazı bölümler ve kararlı öğretim üyeleri hariç, ne yazık ki istenilen düzeyde değildir. Her şeye rağmen gelecek 5-10 yıl içinde, aktif eğitimiyle, merkezi laboratuvarları, kütüphaneleri ve bilimsel üretimi ile tüm Fakültede ciddi atılımlar yapılacağı kanısındayım. Mutlu, başarılı, üretken ve içinde bulunduğumuz çağa yakışan bir gelecek temennisi ile kaybettiklerimizi saygı ile anar, Fakültemizin tüm çalışanlarına sonsuz başarılar dilerim.

" Prof. Dr. TURHAN ACATAY

Ben anı olarak aslında iki konu anlatmak istiyorum zaman olursa. Önce birinden başlayayım. Fakültemizin binalarını anlatayım size. Sene 1968 veya 67'nin sonları. İzmir'e geldim. Ankara'dan İzmir'e nakletmek istiyorum. Buca'da Mühendislik Okulu var, oraya müracaat ettim. Kabul ettiler. Ancak dediler, sen bir Kemal Bey'le görüş. Kemal Beyle o zaman Konak'ta bir kafe vardı, orada buluşacağız. Yalnız nasıl tanıyacağım ben. Allah selamet versin, Mehmet Bey "en büyük burunlu adama bak, o'dur" dedi. Sonra Kemal Bey geldi, beni buldu. Konuştuk. Kemal Bey o sırada matematik kürsüsünde, beni de matematik kürsüsüne aldılar. Ama öğretim görevlisi olarak. Ben doktor mühendis olarak geldim. Öğretim görevlisi olarak aldılar. İşin enteresan tarafı bizim Muzaffer Bey kürsü başkanı onun bir odası var, benim odam onunkinden güzel. Kemal Bey'inki daha kötü. Meğer bir Alman hoca varmış, o bir seneliğine Almanya'ya dönmüş. Onun odasını bana vermişler. Fakülteye benim tayinim 3. tayin. Bize o binanın, şu anda Tekstil Mühendisliği Bölümü'nün olduğu bina, üst katını verdiler. İki katlı bina. Kampüs tarafına bakan yarısı Organik Kimya Kürsüsü ve laboratuvarları, üst katı yarıdan bölünmüş, öbür yarısı Matematik. İlk başlayışımız orasıdır. Allah selamet versin, Sermet Bey, sekreterimiz. Kemal Bey'in çocukluk arkadaşı, gayet kabiliyetli bir arkadaşımızdı. Asistan tayin ettik 3 tane. Birinci asistan sanıyorum Erol Sönmez, ondan sonra Nihat geldi, Nihat Taşpınar. Arkasından Güzin Hanım. Fakat oturacak yerleri yok. Oturacak yer çoktu ama sandalyemiz yok. Bunlar koridorda gider gelirler sabahtan akşama kadar. Ders olunca oraya giderler. Başka bir görevleri yoktu açıkçası. Sonra sonra o binanın üstüne çıkıldı. İki taraflıydı, ancak yığmaydı o bina. Onun üstüne yine yığma olarak bir kat daha çıktık. O zaman yerimiz biraz genişledi. Sıralarımız falan filan da oldu. O şekilde başladık. Bir iki sene o şekilde gitti. Arkasından Dişçilik Fakültesi bitmişti. Ama Dişçilik Fakültesi çalışmıyordu. Aletleri dahi yoktu. Üst katı bize verdiler. Dişçiliğin üst katını, alınmış aletlerimiz için depo olarak kullandık. Dişçilik Fakültesinin üst katına çıktık. Zannediyorum ilk mezunlarımızı da orada verdik. O sırada şu andaki Bornovada'ki binalar yapılmaktaydı. Büyük bina bitmek üzereydi. Şu anda Dekanlığın bulunduğu bina pek bitmemişti daha. Arkasından ortadaki Kütüphane binası bitti bitmek üzere. Müteahhiti de benim sınıf arkadaşım Mehmet. Mehmet bir gün büyük bina için bitti, dedi. O zaman da zaten öğrenciler işgaldi, boykottu biliyorlar. Biz de işgal yapalı dedik. Bir cumartesi günü müteahhit bize traktör verdi. Eşyalarımızı Dişçiliğin üst katından aldık, geldik, binaya yerleştik. Kimsenin haberi yoktu. O binalar Ege Üniversitesi Rektörlüğü tarafından yaptırılmadı, Bayındırlık Müdürlüğü tarafından yaptırıldı. Bayındırlık Bakanlığı ihalesidir orası. Dolayısıyla Bayındırlığın da haberi olmadı, biz gittik yerleştik. Sonra diğer bina bitti. Arkasından Bölümler büyüdükçe Fen Fakültesine doğru bir parça bir parça yayıldık. Jeofizik, Jeoloji oralarda biraz yerler tuttu. Ondan sonra bir kampüs yeri aradık. Aslında 5 Fakülteye ayrılışımızın bir sebebi, Ege Teknik Üniversite'sinin kurulmasına hazırlıktı. Fakat Ege Teknik Üniversitesi kurulmadı, onun yerine Yüksek Teknoloji Üniversitesi kuruldu. Buna karşılık biz Dokuz Eylül Üniversitesi'ne geçtik. Ama Ege Üniversitesi tekrar Mühendislik Fakültesi kurdu. Bizim proje gerçekleşmedi. Evet benim zaman içinde Fakülte'nin gelişimi için söyleyebileceklerim bunlar. İşte Buca'da yer aradık. Üçkuyular'ın arkasında şu anda kavşak yapılan yerlerde yer aradık. Ondan sonra burada bir başka yerler aradık, yol üzerinde. Olmadı. Sonunda işte burası nasipmiş. İnşallah Kampüsümüz tamamlanınca çok daha güzelleşecek. Gayet güzel binalar yapılmakta. Teşekkür ederim.

" Prof. Dr. EROL İZDAR

Sayın Rektörüm hoş geldiniz, değerli arkadaşlar. 1974 yılı sonunda Mühendislik Fakültesi'ne geçtim. Bir kaç ay sonra da 1975'in heyecanlı döneminde öğrenci hareketleri esnasında en tecrübesiz Profesör olarak beni Dekan yaptılar. Sağ olsunlar. Profesör arkadaşlarım, hepsi dostlarım, kıymetli öğretim üyeleri bir problemle karşı karşıyayız. Mühendis öğrenciler, Mühendis olmayan aday öğrenciler her cuma resmen kazan kaldırıyorlar. Cuma günleri iyi yemek çıkardı. Tavuk ve tulumba tatlısı. Saat yarımda kazanları alırlar ellerine, meydanlara dökerlerdi. Etrafında da tamtam dansı yaparlardı. Böyle bir Dekanlık dönemi yaşadık. Tabi önce öğrencilerle temasımızı kurduk. Fakat öğrenciler çok iyi strateji geliştirmişlerdi. Hiçbir toplantıda kendi Fakültemiz öğrencileri katıldıkları halde, aktif bir girişimde bulunmuyorlardı. Deplasmana gelen diğer Fakültelerin hatta diğer Akademi ve Üniversitelerin öğrencileri orada konuşuyorlardı. Tabi konuşma şekilleri, bir zorunluluk taşımadıkları için nezaket dışı, kabalığın ötesinde davranışlar sergiliyorlardı. Biz de dedik ki: arkadaşlar eğer bizim kendi Fakültemizin öğrencileri problemin çözülmesini istiyorlarsa onlar meseleye el atsınlar, başkalarını avukat tutmasınlar. Bu konularda bir müddet sonra olaylar Konak'a ve Atatürk Meydanı'na intikal etti. İlk yaşadığım olay disiplin altına almak istediğimiz Fakültenin iki tane maketini ortaya çıkarmak. İşte Dekan Erol İZDAR altında da koca bir pano. Okul kışla, mühendisler kalfa, üniversiteyi okul görüyorlardı. Mühendis adayları liseden yeni çıkmış okullu olma sevdasında, üniversiteli değil. Okul mu?, kışla mı?, dekan mı?, kukla mı? bazıları dekan mı subay mı diye resmi bir atıfta bulunmuşlardı. Yeğenim görmüş bunu. Dayı senin maketini dolaştırdılar dedi. Sonra da maketi yakıyorlar tabi. Bu bir prosedürdü. Bir totem prosedürü tartışmak yerine totemizmi tercih etmişti o günün öğrencileri. Bir anım bu. İkinci anım Mühendislik Fakültesine geçmeden önce Ege Üniversitesi Fen Fakültesinde görev yapıyordum ve Türkiye'nin Ege Denizi'nde yapılacak araştırmalar için bir araştırma gemisi yoktu. O zamanki adıyla Çandarlı Çıkartma Gemisi Ege Denizinde sözde araştırma yapıyordu. Bu bir bilim adamı olarak çok onuruma dokunmuştu. Bir takm toplantılar yaptık. Yurt dışındaki temaslarımızın sonucunda bir araştırma gemisi yapılması gündeme geldi. Yurt dışındaki dostlar özellikle profesör arkadaşlarım vasıtasıyla böyle bir temasa geçildi. Temasa geçildiği anda Türkiye'nin 10 cente muhtaç olduğu bir dönemdi. Bugünkünden çok daha kötü bir dönemdi. Geminin inşaası için istenen asgari para alet dışında 4 milyon dolardı. Ben daha altı aylık dekan olarak Maliye Bakanlığıyla Enerji Bakanlığıyla ve bu konuda ilgi duyan DPT ile yaptığımız görüşmeler sonunda ve Hikmet Çetin o sırada DPT İktisadi Planlama Dairesi Başkanıydı. Kendisiyle temas ettik ve dedikleri şu: "Dünya Gıda Teşkilatı 27 metre boyundaki bir tekneyi hibe ediyor. Bu gemi etkin kullanılamadı, size verelim." Bunu tabi memnuniyetle kabul ettik. Randevulaştığımız günde Hikmet Çetin Beyin Daire Başkanının odasında bulundum. İçeri girdiğim sırada ben hayatımın ilk fikri çatışmasıyla karşı karşıya kaldım. Sonradan dost oldum. Çok sevdiğim bir arkadaşımdı. "Hoca, o iş bitti" dedi. Biz dedi, Tarım Bakanlığının isteğiyle gemiyi İstanbul Su Ürünleri Bölümüne verdik. Yani kapıdan içeri girmene lüzum yok manasında bir konuşma yaptı. Ben de o zaman "boşuna gelmişiz, telefonla haber verseydiniz, bu kadar masraf yapmazdım" dedim ve geri döndüm. O zaman "gel hoca, çay içelim hiç olmazsa" dedi. Tabi o çay içimi 1.5 saatine mal oldu Sayın İktisadi Planlama Dairesi Başkanının. Ama içimizdekileri döktük ve 15 gün sonra İktisadi Planlama Dairesi bir toplantı yaptı ve bir gemi alınmasına karar verdi. Bu da araştırma yönünde zannederim Türkiye adına yaptığım mütevazı bir çalışmadır. Bunu da anım olarak arz etmek isterim. Bu gemi 25 senedir Türkiye'de çalışıyor. Şu anda da Dokuz Eylül'ün Deniz Bilimleri ve Teknolojileri Enstitüsü'nün araştırma gemisidir. Teşekkür ederim.

" Prof. Dr. GAZANFER HARZADIN

Anı çok var. Kimi tatlı, kimi acı. Ben anı yerine şu anda sizlerin arasından 20 yıl ayrı kalmanın ve üniversiteyi dışarıdan görmenin verdiği bazı şeylerle "daha iyisi için neler yapılabilir?" o konuda bir şeyler söylemek istiyorum. Üniversite hocalığı mutlaka çok zor, çok kutsal, bir kelime üretemiyorum. Güzel bir meslek, güzel bir uğraşı. Bu uğraşıyı daha güzel hale getirmenin mümkün olduğu formüller bulmak, geliştirmeler, değişiklikler yapmak gerektiğine inanıyorum. Dünya çok hızlı gelişiyor ve her kuruluşun, her kişinin, her müessesenin kendisini yenilemesi ve yeniden gözden geçirmesi gerektiğine inanıyorum. Bizde kişi olarak yaptığımız işi, ben bir şirket sahibi olarak neler yaptığımı yahut yarın için neler yapmam gerektiği konusunda eskisinden çok daha hızlı düşünmek ve çok daha hızlı hareket etmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü özellikle bizim gibi geri kalmış ülkeleri bekleyen çok büyük tehlikeler var. İşte bunlara şahit oluyoruz. Belki bunu üniversitede az hissedebilirsiniz, fakat dışarıdaki insanlar için fevkalade zor. Buna göre üniversite bir türlü kendi ülkesinin insanıyla barışık değil demeyeceğim. Gayet tabi ki barışık ama sanki bana öyle geliyor ki üniversite hocası, ki bu kendim için de öyleydi, yani öğrencisiyle, hocasıyla, "doktora yapacaksın, yüksek lisans yapacaksın, dünya çapında araştırmalar yapacaksın", bu hocayı fevkalade bencil yapıyor ve durmadan kendi içine kapanıyor ve dışarıyla irtibatı olmama gibi bir duruma gidiyor. Dışarıdaki insanlarda sanayici olsun, sokaktaki insan olsun üniversiteyi anlamakta güçlük çekiyor. Nedir bu üniversite, bu sefer öğrenci anlatıyor. O kadar zor ki hocalık düşünün siz her akşam evde konuşuluyorsunuz, her akşam evde siz anlatılıyorsunuz. Acı tatlı, bir hocanın bilgisiyle, sınıftaki tutumuyla, şusuyla busuyla fevkalade bir insan olması lazım. Bu çok zor bir şey. Belki bunların hepsi birden insanı (ben Fakültedeyken kendimi öyle hissediyordum) boğuyor. Bir yerde insan kendisini dışarı atmak lüzumunda hissediyor. Dekan olduğum sürece bir şey yapmıştım, beceremedim. Haftada bir gün gelmeyeyim dedim. Fakülteye gelmeyeyim bir gün haftada ne yapalım, o sırada YÖK çıktı, herkes YÖK konuşuyor. Fakültede YÖK bitmiyor, tükenmiyor. Gelmeyelim dedim. Ne yapalım dediler. Ne yaparsanız yapın, bir arkadaş ziyaret edin. Bir yerlere gidin, kahvede oturun. Bir bakın bakalım bu insanlar kahvede ne yapıyormuş veya Kemalpaşa'ya gidin gelin. Kimse o bir gün dışarıda kalmak istemedi, o gün de geldi. Herkese bir gün tespit etmemize rağmen. Dışarıdaki kuruluşlarla da ilişki kurmanın zorlukları yok mu? Bir türlü köprü kurulamıyor. Yani sanayi üniversite işbirliği bir türlü olamıyor. Teknoparkları ben anlamakta güçlük çekiyorum. Nedir bu Teknopark? Nerededir? Kimdir? Ne zaman olacak? Nerede olacak? Ben üniversitede yetişmiş bir insan olmama rağmen anlamakta güçlük çekiyorum. Üç sene önceki rakamlara çok aklımı takmıştım. Onun için TÜBİTAK'la, Planlamayla filan görüştüm. 15 bine yakın doktora yapılıyor Türkiye'de üniversitelerde. Biraz daha fazlası yüksek lisans yapılıyor. Bu kadar konu nereden bulunur? Bu kadar konu nasıl yapılır? Nasıl edilir? Neden bu konular bu memleketin problemlerinden bulunmaz? Neden bir portföy teşekkül ettirilmez bu memleketin problemi şudur diye. Benim hala çok aklımı taktığım bir konu bu. Lütfen, üniversite yani, Türk üniversiteleri için söylüyorum veya onun bağlı olduğu kuruluşlar, bir organizasyon, Üniversiteler arası kurul olabilir. Şu ülkenin sorunlarıyla ilgili çok basit çözülebilecek konular gibi bir şey teşekkül ettirilirse, bu konular yüksek lisans doktora konusu olarak verilirse ve bunu yanında sanayici parasıyla fikriyle kendi olanaklarıyla ve imkanlarıyla desteklerse bunun çok büyük avantajı olur. Bu gençler daha kısa zamanda veya daha önceden dışarıya gitme olanağı bulur ve bu bir kapı açabilir. Çünkü ben bu yıl bir hocanın öğrencisine yardım ettim, bir bitirme teziydi. Çok mükemmel yaptı. Yeni gençler önüne imkan konulduğu zaman çok iyi, çok güzel çalışıyorlar. Onun için benim şu andaki arkadaşlarımdan ricam gerçekten söylediğim konuyu bir düşüne koyup bu problemleri tespit etsinler. Değil yüksek lisans, bugün bir bitirme tezi bile çok şeyler halledebilir. Ben özellikle bunun sıkıntısını çekiyorum. Mutlaka sizlerden de çekenler vardır. Konu bulmak, konu çözmek fevkalade zor bir şey. Ama elimizde böyle bir kitapçık olursa bu çok daha kolaylaşır. Çözdüğünüz şeyin işe yaradığını bilirsiniz. Çekmecenin gözünde kalmaz ve memlekete çok daha yararlı hizmetler edebilir. Belki bu üniversiteyi ve üniversite öğrencisini biraz daha dışarıya açabilir, biraz daha dışarıyı tanımasını sağlayabilir.

" Prof. Dr. ŞAFAK Z. UZSOY

Bana söz verdiğiniz için teşekkür ederim. Ben İzmir'e 1977 yılında geldim. Ege Üniversitesi'ne gelişim belki biraz da tesadüftü. Turhan ACATAY bilir. Gezmeye geldiğimde benden bir dilekçe istediler. Aşağı yukarı ondan 3-4 ay sonra da bir yabancı dil sınavına davet edildim. Şu karşıda gördüğünüz hain arkadaşım bana bir Fransızca metin verdi. Aşağı yukarı hiç kesintisiz bir sayfaya yakın, onu tercüme etmek için neler çektiğimi hala unutmadım. O zamanlar sağ sol olayları gelişme düzeyinde idi. Buca'da sağcılar, Ege Üniversitesi Bornova Kampüsünde solcular. Birbirleri ile derse girmezler, sağcılar buraya gelemez, solcular oraya gidemez. Hocalar sağa sola ayrılır. Çok sıkıntılı günler geçirdik. Sonradan bu olayların şiddeti daha da arttı. Cebinde tek çift tabancayla dolaşan kişiler olmadık konularda, olmadık zorluklar çıkardılar. Neyse ki Allah'a şükürler olsun, öğrencilerimizin hiçbirinin burnunu kanatmadan zorlukların içinden geçtik. Ama şöyle geriye baktığımda o zorlukların işaretlerini hala daha anılarımda görüyorum. Şöyle aşağı yukarı 1977 yılından beri üniversitenin birçok kademelerinde görev aldım. Ege Üniversitesi'nden sonra Dokuz Eylül'e döndüm. Dokuz Eylül Üniversitesi kurulduğunda, ben Ege Üniversitesi İnşaat Fakültesi Dekanıydım. O zamanlar Sayın Acatay'ı Mühendislik Mimarlık Fakültesi dekanlığına, beni de Fen Bilimleri Enstitüsü kurucu müdürlüğüne atadılar. Orada Dokuz Eylül Üniversitesi'nde göreve başladım. Aşağı yukarı 1982 yılından bu yana 21 sene geçmiş, o yirmi bir sene içerisinde çok uzun süre Fakültemizin Dekanlık görevinde bulundum. Ben geriye döndüğümde aklımda kalan anılar var, belki bu anılar sizleri doğrudan doğruya ilgilendirmiyor ama ben hala daha onları yaşıyorum. Çok teşekkürle hatırlıyorum ki uzun yöneticilik görevlerim sırasında hiçbir arkadaşımla daha sonra pişman olacağım kötü bir davranış veya ortam içerisinde bulunmadım. Bu bana çok büyük bir rahatlık veriyor. Bu gerçekten çok önemli bir şey. Hiç mi olmadı arkadaşlarımla çekişmediğim, ayaklarına basmadığım. Olmuştur. Ama bunların hepsi görev içindi. Ve doğru olduğu bilindiği içindi. Onun içindir ki sonradan hiçbir pişmanlık duymuş değilim. Zannediyorum o arkadaşlarım da onun görev için olduğunu takdir ettiler. Yine geriye baktığımda yönetici olarak büyük sıkıntılar yaşadığımı hatırlıyorum. Bir kere o sıkıntının en önde geleni, ki bu sıkıntıları sayın Turhan Acatay da Mühendislik Mimarlık Fakültesinin ilk kurucu Dekanı olarak yaşamıştır. Bizim Dokuz Eylül Üniversitesi kurulduğu zaman, Üniversitemiz aşağı yukarı Ege Üniversitesi ve Ege Bölgesine yayılmış ne olduğu belirsiz, gelişmemiş, bir çok birimlerin devamı bir haldeydi. O zamanlar daha önce Sayın Kemal Tarhan'ın belirttiği gibi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Dokuz Eylül Üniversitesi'nin, en yerleşmiş, en iyi teçhiz edilmiş, binalarıyla, teçhizatıyla, her şeyiyle en derli toplu Fakültesiydi. Bunun böyle olmasının bizim Fakülteye büyük zararları oldu. Aşağı yukarı kuruluşundan 5-6 sene, hatta daha bile sonra biz Rektörlükten Fakültemize hemen hemen hiçbir şey isteyemez olduk. Dediler ki sizin her şeyiniz var. Şunların şu'su yok, bunların bu'su yok. Aşağı yukarı üniversitelerin kaynakları yeni kurulan diğer üniversitelere ve birimlere kaydırıldı. Bunu üniversitemizin rektörleri Sayın Ömer Yiğitbaşı ve Namık Çevik de bilir, takdir eder ve kabul eder. O zaman öyle olması gerekiyordu. Demirci'den, Gördes'ten, bir sürü birimlerden kenarda köşede kalmış, binası yok, öğretim üyesi yok, hiçbir şeyi yok, teçhizatı yok. Ama Fakültenin yöneticileri olarak, başlangıçta sayın Turhan Acatay ve ondan sonra Dekanlığa atandıktan sonra ben uzun yıllar fakültemize önemli bazı katkılarda, maddi katkılarda bulunamamanın sıkıntılarını çektik. Yavaş yavaş daha sonradan bu sıkıntılar giderilmeye başlandı. Ve şimdi Üniversitemiz Kampüsleri gelişiyor, Üniversitemiz ilerleme yolunda büyük adımlar atıyor. Bunu büyük bir zevkle görüyoruz. Ama aşağı yukarı 10 yıla yakın Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Dekanı olarak bunun sıkıntılarını hiç unutamıyorum. İkinci çektiğim hiç unutamadığım sıkıntı da Mühendislik-Mimarlık Fakültesinin eğitim öğretim konularının kurumsallaştırılması konusuydu. Mühendislik- Mimarlık Fakültesi kuruldu. O zamanlar, Fakültenin yönetmeliklerini hazırlamak için bir takım arkadaşlarla bir araya geldik. O zamanın standartlarında çok iyi yönetmelikler hazırladık. Ve o yönetmeliklerin uygulanması için çaba göstermeye başladık. Uzun yıllar eğitim öğretimin bu yönetmelikler çerçevesinde kurumsallaşması için çaba harcadım. Ama bu çabalarım bir ara başarıya ulaşır duruma gelir iken ondan sonra başka konularda bu başarıların önü kesildi. Bir takım af kanunları çıkmaya başladı, ondan sonra sık sık kanunlar değişti. Ve eğitim öğretimin kurumsallaşması, burada eğitim öğretim yöntemlerinden bahsetmiyorum, yönetmelikler, kurallar, vs. bahsediyorum. Bir türlü oluşamadı. Bu konularda artık çok büyük değişikliklerin olması beklenmez. Şöyle tekrar söylemek gerekirse uzun yıllardaki hizmetim sırasında dekanlıkta arkadaşlarımla büyük bir zevk içerisinde çalıştım. Ama bunun sıkıntılarını da hala hissediyorum. Üniversitemizin giderek daha gelişip, Türkiye'nin önde gelen üniversitelerinden birisi haline gelmekte olduğunu görmek, tabi bu sıkıntılarımı hafifletiyor ve bana zevk veriyor. Hepinize teşekkür ederim.

" Prof. Dr. ÜNAL ÖZİŞ

Bana söz verildiği için çok teşekkür etmek isterim. Ben 1970'de Fakülteye girdim ve yaşım dolduğu için 2001'de ayrıldım. Arada Bölüm'e gidip geliyorum. 1970'den 1990'ların sonlarına kadar benim odam değişmedi ama kartvizitim 8 defa değişti. Ege ve Dokuz Eylül Üniversitesi oldu. Mühendislik Bilimleri Fakültesi, Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, tekrar Mühendislik Fakültesi, bir aralar İnşaat Fakültesi oldu galiba, Teknik Bilimler Kürsüsü, İnşaat Mühendisliği Bölümü vb. Kartvizitim 8 defa değişti. Paravan şirket kurup paravan şirket kapatır gibi. Tabi anı olarak bambaşka bir şey anlatmak istiyorum size. Sayın Dekanımız da benden yazılı olarak rica etti. Bilmiyorum basıldı mı, basılmadı mı 35. Yıl kitabı. Konu bir dönem öğrencilerimize yılın son günlerine doğru anket yaptırıyorduk. Öğretim üyesinin kendine güveninden başlayıp sınav için ayrılan sürenin uygun olup olmadığına kadar bir dizi soru. Bazı arkadaşlarımız böyle bir ankete şiddetle karşıydı ve öğrenci hakkında kötü doldurursa gibilerinden korkuları vardı. Bazılarımızda bunu, bir yılın öğretim üyesi seçimine puan savaşı haline getirdi. Her ikisi de son derece tehlikeli yaklaşımlardı. Bu anketten vazgeçildi ama sessiz kitlenin size bir mesaj iletmesinin en güzel aracıydı. Bu araçta görülüyordu ki, bir kısım öğrenciler ne olur ne olmaz hepsini "çok iyi, çok iyi", bir kısmı da "Allah belasını versin, kötü, kötü" diye yazıyordu. Bunları bir kenara atın. Ama ben daima (ve yahut hemen daima, çünkü az sonra anlatacağým anı istisnalardan biri), hemen daima belli mesajlar aldım öğrencilerden. Beni tatmin eden etmeyen tarafları vardı ama ana hatlarıyla beklediğim reaksiyonlar geliyordu. Sınav süreleri bakımından herhalde tüm Fakülte'nin en kötü adamlarından biri çıkıyordum. Orada sorulardan birisi, "ders için seçtiği kitabın uygunluğu" sorusuydu. Su Yapıları dersimizi genelde ben hep bir genç meslektaşımla paylaşarak verirdim. A şubesi onun, B şubesi benim değil, 5 saat dersin üçü benim 2'si onun şeklinde. Sayın Benzeden'le başladım. Sayın Harmancıoğlu ile devam ettim. Sayın Türkman'la sonunu getirdim. Nilgün'le çalıştığımız dönemde anket sonuçlarını inceliyoruz. Ders için seçilen kitap Nilgün'de neredeyse tamamen çok iyi, bir iki tane iyi var. Benim karnemde ağırlık iyi de, bir kaç tane çok iyi, birkaç tane de orta var. Ertesi gün öğrencinin karşısına çıktım. Çocuklar dedim. Nilgün hanımın müstesna sempatik kişiliği ile bazı konularda daha yukarı vermeniz son derece doğal ama insaf edin. İkimiz de aynı kitabı kullanıyoruz ve üstelik kitabın yazarı benim. Hepinize sevgiler, saygılar sunarım.

" Prof.Dr. Ahmet SAMSUNLU

Böyle anlamlı ve önemli bir günde aynı gün ve aynı saatlerde Ankara'da TMMB, Çevre Mühendisleri Odası'nın ilk defa tesis ettiği ve DEÜ mezunu müteveffa Dr.Çevre Mühendisi Oya Aşkın adına verdiği Çevre Mühendisliği Odası 2003 Mesleğe Hizmet Ödülü'nün tarafıma verilmesi münasebetiyle yapılacak tören nedeniyle aranızda bulunamadığım ve sevincimi sizlerle paylaşamadığım için çok üzgünüm.

Almanya'dan dönüşümden sonra vatani görevimi yaptığım Ankara'da Zafer Mühendislik Yüksek Okulu ve ODTÜ'de öğretim görevlisi olarak çalıştığım günlerde jüri üyesi olarak tanışma fırsatý bulduğum Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölüm Başkanı Doç.Dr. Turhan Acatay'ın gösterdiği yakın ilgi, bölümün çok genç bilim adamlarından oluşması ve konumda önümün açık olduğunu görmem Fakültemize başvurmamın nedeni olmuştur. Başvurumu yapmak için geldiğim İzmir'de Fakülte Dekanımız Prof. Kemal Karhan'ın gelecekle ilgili büyük ve kapsamlı düşünceleri yanında onun hareketliliği, yapıcılığı ve her şeyden önce genç bir araştırıcıya güven telkin etmesi beni İzmir'e gelmek için daha da cesaretlendirmiştir. Bunlara İzmir'in güzelliği ve çekiciliği de eklenince 1971 yılının Eylül'ünde kendimi İzmir'de buldum.

İnşaat Bölümü'ndeki öğretim görevliliğim yanında özel okulken devletleştirilen Buca Mühendislik ve Mimarlık Okulu Müdür Yardımcılığı görevim nedeniyle yaşantım evimin bulunduğu Güzelyalı ile Bornova-Buca üçgeni içinde sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar devamlı bir koşuşturma ile geçti. Fakültenin yeni kurulmuş olması nedeniyle imkansızlıklar içinde oluşunun, doçentlik tezi çalışmalarımı Sümerbank Eskişehir Basma Fabrikası'nda yapmamı gerektirmesi, bu hareketliliği daha da artırdı. O yıllarda ülkenin içinde bulunduğu duruma bağlı olarak gelişen öğrenci olayları, Bornova'da ve Buca'da çalışan bizleri her gün yeni bir durumla karşı karşıya bırakıyordu... 1974 yılında Buca Mühendislik ve Mimarlık Yüksek Okulu Müdürlüğü'ne getirildiğim günlerde bana gönderilen ve içinde ".......tarihinde Çarşamba günü şanla ve şerefle havaya uçacaksın" metnini içeren mektubu, okulda yaşanan sayısız boykotları ve olayları unutmak mümkün mü? O günleri birlikte göğüslediğimiz müdür yardımcılarına, yönetim kurulu üyelerine, tüm öğretim elemanlarına ve okul çalışanlarına ve bilhassa Prof.Dr. İzak Kaya'ya böyle anlamlı bir günde gösterdikleri dayanışma için teşekkür etmeden geçemeyeceğim.

Ege Üniversitesi olarak 1975 yılında Türkiye'de ilk adımı atarak lisans kademesinde eğitim vermek üzere Çevre Mühendisliği Bölümünü kurduk. İTÜ ve ODTÜ ise ancak 1978'de Çevre Bölümlerini faaliyete geçirebildiler. Yeni doçent olan benle birlikte bir sekreter (Ayşe Öztürk-Topcu) ve bir laborant
(Necmettin Kovancı) ile faaliyete başlayan Çevre Mühendisliği Bölümü bugün Türkiye'nin en tanınmış ve en büyük bölümlerinden birisidir. Bu bölümün kurulmasını ve gelişmesini sağlayan rektörlerime, dekanlarıma, arkadaşlarıma ve fakülte çalışanlarına teşekkür etmeyi isterim.

Bölümümüzün hızlı gelişmesinde Türk Hükümetinin Birleşmiş Milletlerin UNEP teşkilatı ile birlikte yürüttüğü "Türkiye'de Çevre Mühendisliği Eğitiminin Geliştirilmesi" projesinin, "Fullbright Komisyonu" akademik desteğinin, DPT'nin tahsis ettiği Delft Hollanda burslarının, 1975 yılında birincisini İzmir'de tertiplediğimiz "Türk- Alman Çevre Sempozyumu"nu birlikte yürüttüğümüz Stuttgart Üniversitesi'nin ve Türk devletinin ayırdığı kaynakların önemli katkısı olmuştur. Böylece bölümün teknik donanımı ve akademik personelinin bilimsel gelişmesi sağlanmıştır. Yeni kurulan bölümün mekan sıkıntısını karşılamak üzere gösterdiğim çabalarımı unutamıyorum.
Değerli hemşehrim Makine Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof.Dr. Gazanfer Harzadın'la birlikte koridorları kapayarak nasıl hacimler sağladık bilemezsiniz. Mikrobiyoloji Laboratuvarımızı böyle kazandık. Bize boş olarak teslim edilen Topoğrafya Atölyesi'ni kendi imkanlarımızla Bölüm Başkanlığı ve Bölüm elemanlarının çalışma mekanı haline getirdik.

Kuruluşunun 35. yılında, bilhassa genç arkadaşlara, Fakültenin bugünlere çok kolay gelmediğini, her birimizin büyük gayret ve özverili çalışmalarıyla adım adım geliştiğini hatırlatmayı isterim. Kuruluşta görev alan çok az sayıdaki öğretim elemanları olarak, hepimiz her tarafa (Buca,Denizli ve Balıkesir) koşuşturduk. Bu noktada Turan Hocanın "Denizli", Ekrem kardeşimizin "Balıkesir" ve benim "Buca" fatihleri olarak tanımlandığımızı da belirtmeyi isterim.
1981 yılında Kurucu Meclis, Danışma Meclisi Çorum üyeliği getirilmem nedeniyle Fakültemizden ayrıldığımda, değerli kardeşim Prof.Dr. Ünal Öziş'in "kardeşim, üzerine ne kadar iş almışsın! Dağıt dağıt bir türlü bitiremiyoruz" dediğini hatırlıyorum. Güzel Sanatlar Fakültesi, Deniz Bilimleri Enstitüsü, Kentsel Alt Yapı Enstitüsü ve Proje Bürosu kuruculuğu yanında burada tek tek belirtmediğim birçok görevim buna örnek olarak verilebilir. Bu noktada genç arkadaşlardan ellerine teslim edilmiş olan Fakültemizi daha da geliştirmelerini ve başarıya götürmelerini bekliyorum.

Ankara'daki görevimden 1983 yılı sonunda geri dönüşümde, kurucusu olduğum Bölümün Doç.Dr.Orhan Uslu'nun başkanlığında, yetişmelerine herhangi bir şekilde katkı sağladığım tüm arkadaşlarla başarı ile yürütüldüğünü görünce, Bölüm idaresinde bir değişiklik olmamasını arzu etim. Prof. Kemal Karhan ve değerli kardeşim Prof.Dr. Erol İzdar'ın birlikte büyük bir gayretle kurdukları "Deniz Bilimleri Teknoloji Enstitüsü"nde görevlendirilmemi istedim.Bu tarihten itibaren dekanlığını değerli kardeşim Prof.Dr. Şafak Uzsoy'un yürüttüğü DEÜ Mühendislik Fakültesinin Çevre Mühendisliği Bölümünde yalnız ders vererek genç arkadaşlarımın elinde bölümümüzün gelişmesini zevkle ve memnuniyetle izledim.

Göreve başladıktan kısa bir müddet sonra Dokuz Eylül Üniversitesi'nin kurucu Rektörü saygıdeğer Prof.Dr Ömer Yiğitbaşı'nın "Rektör Yardımcısı olmam" teklifini hizmet verebilmek için memnuniyetle kabul ettim. Öncelikle inşaat işleri ile sorumlu kılınmam, birikimlerimi kullanarak önemli projelerin başlatılmasını sağladığını düşünüyorum. Bu dönemde İzmir'de tesislerimizin bulunduğu Alsancak, Hatay, Buca ve Balçova'da ayrıca, Manisa, Denizli, Muğla ve Aydın kampüslerinde çok sayıda proje başlatıldı.

Çok sevdiğim Fakültemizden, sizlerden ve İzmir'den ayrılmamın ana nedeni yüksek tahsillerini İstanbul'da yapmak isteyen iki yavruma annelerinin yokluğunu hissettirmemek için refakat etme zorunluluğu olmuştur.

1986 Eylül'ünde göreve başladığım İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünde İzmir'i unutmamam ve zaman zaman Ege ve DEÜ'lerinden üniversitem diye bahsetmem tenkitlere sebep olmuştur.

Şu anda içimden geçen tüm hasret ve ayrılık hisleri ile geriye bakıyor ve zamanında bana teklif getiren diğer üniversiteleri değil de Ege Üniversitesini ve Mühendislik Fakültesini seçerek ne kadar iyi yapmışım diyorum. Bunun aksini yapmış olsa idim bugün sahip olduğum bir çok şeyi elde edemeyecek, ilerleyemeyecektim ve sizler gibi güzel insanlarla beraber olamayacaktım.

Fakültemizin 35'inci kuruluş yılını kutladığımız şu anda kaybettiğimiz Fakülte mensuplarını rahmetle anıyor, önlerinde saygı ile eğiliyorum. Rektörümüz Prof.Dr.Emin Alıcı'ya ve eski rektörlerimize, Dekanımız Prof.Dr. Cüneyt Güzeliş'e ve eski dekanlarımıza, tüm öğretim üyelerine, yardımcılarına, fakülte görevlilerine ve törene katılan saygıdeğer misafirlere en iyi dileklerimle saygılarımı sunuyorum. Selamlar ve sevgiler.